Komünist Devrim
   Nederlands                                  YAŞASIN KOMÜNİST ENTERNASYONALİZM!  June 19 2019 16:40:42   
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

   Ana Sayfa
   Yazılar/Broşürler
   Görüşler
   Komünist Hareketten
   Devrimci Basından
   Sol Hareketten
   Felsefe
   Katkılarınız
   Arşiv
   Sitede Ara
   Bağlantılar
   İletişim

English
   Home
   Opinion
   Revolutionary Press
   Left Movement
   Philosophy
   Site search
   Web links
   Contact



K.Erdem’in 11 ve 12 Ağustos 2006 Tarihli Mektuplarına Yanıt
Yazılar-BroşürlerSevgili K. Erdem,

11 Ağustos 2006 tarihli kısa elektronik mektubuna yanıt yazarken, 12 Ağustos 2006 tarihli mektubun geldi. Yazdıkların üzerinde düşünme ve ilişkilerimizi gözden geçirme gereksinimi duyduğum, her iki mektubuna birlikte yanıt vermek istediğim ve belki yazdığın mektupları yeniden okur da düzeltecek bir şeyler bulursun diye sana da zaman tanımak istediğim için birkaç gün bekledim. Anlaşıldı ki, artık beklemeye gerek yok.

Şimdi artık bitmiş olan İsrail-Hizbullah (Lübnan) savaşına ilişkin yazı hazırlamaya öncelik tanıma yerine büyük bir acelecikle bana yanıt yetiştirmeye çalışmış olmanın üzerinde durmuyor, yalnızca değinerek geçiyorum.

11 ve 12 Ağustos 2006 tarihli mektuplarına geçmeden önce Siyonist İsrail devletinin Hizbullah’ın şahsında Lübnan halkına karşı yürüttüğü imha savaşına ilişkin olarak “Ortadoğu’da Dolaylı Emperyalist Savaş” başlıklı yazında takındığın, zorunlu olmadıkça da eleştirisini yapmayı düşünmediğim, politik tutumun üzerine birkaç söz söylemek gerekir. Böylece aramızdaki görüş ayrılığı kısa ve çarpıcı biçimde ortaya konulmuş olur. Bana göre söz konusu savaş, ÖZETLEYECEK olursam , dünyanın emperyalist yeniden paylaşımı için savaşımın bir unsuru olan Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi denilen projenin gerçekleştirilmesi çerçevesinde, özellikle ABD emperyalizmi ve Siyonist gericilik tarafından planlanmış bir savaştır. Sana göre ise savaşı çıkartan asıl güç İran devletidir. “Ortadoğu’da Dolaylı Emperyalist Savaş” başlığını taşıyan yazından okuyalım:
-“Yine asıl konumuza yani Ortadoğu’da dolaylı emperyalist savaşa ama özelliklede İsrail’in Filistin ve Lübnan’a saldırısı ile başlayan savaşa geri dönersek eğer, bu savaşın gelişiminin İran’ın stratejisinin bir ürünü olduğunu ortaya koymak durumundayız (...) (sayfa 3)

-İsrail’in Filistin ve Lübnan’a saldırısını önceleyen olayların gelişimine ve tarihlerine baktığımız zaman, özellikle İran’ın derece derece krizi tırmandırdığını ve daha sonra da savaşa dönüştürdüğünü görmekteyiz. (...) İran, önce Hamas daha sonra da Hizbullah aracılığıyla ve Suriye’nin de desteğiyle İsrail’e iki cephe açtı (...) (sayfa 3)

-Az yukarıda İran’ın Filistin ve Lübnan’daki savaşın arkasındaki temel rolüne değindik.İran,Hamas ve Hizbullah aracılığıyla,Irak’ta da Şiiler içerisindeki etkin rolü ile Ortadoğu’da giderek etkin bir politik ve askeri konum elde etmekte ve Ortadoğu’daki olaylarda kilit bir konuma gelmektedir.
İran’ın Ortadoğu’daki olaylarda giderek merkezi bir konum elde etmeye başlaması,kaçınılmaz olarak,ona karşı,politik ve askeri çabaların daha çok seferber edilmesi anlamına gelir (...) (sayfa 4).
Görüldüğü gibi, sana göre, tartışma konusu yapılan savaşı çıkartan taraf İran devletidir. Sana göre, savaş, İran’ın Ortadoğu denilen bölgede büyüyen etkisine karşı bir tepkidir. (Burada, bu savaşın İran’ın büyüyen etkisini sınırlama gibi bir amacı da olduğu üzerinde durmuyorum.) Yazından aktardığım bölümler, senin yalnızca somut koşulların somut çözümlemesini yapma konusundaki düşünsel-politik azgelişmişliğine değil, emperyalizm olgusu ve hazırlanmakta olan üçüncü emperyalist paylaşım savaşı noktasındaki sorunlu kavrayışına ilişkin iyi bir örnektir.

Mektubunda “Benim şu andaki savaş karşısındaki görüşlerim yeni değildir.Eylül 2000 yılında Devrimci Bülten’in 22. sayısında bu olacakların haberini önceden vermiştim.Ve orada şimdi takınılması gereken politik tutumun özünü de kısaca belirtmiştim.” diye yazıyor ve uzun bir alıntı yapıyorsun. Alıntıdan sonra şu tümceyi ekliyorsun: “Kısacası ben yıllardır bu sorun üzerinde kafa yoruyorum.” Aktardığın alıntıdaki görüşler üzerinde duracak değilim. Burada vurgulayarak dikkat çekmek istediğim şey somut bir savaşa ilişkin somut bir tutum takınma sorunudur. Somut koşulların somut çözümlemesinin yapılması gereğidir. Genel bir teorik ve politik çerçevenin çizilmesi değil. Somut koşulların somut çözümlenmesi yapılmaksızın her şey kendiliğinden gidip teorik-politik çerçevenin içine oturmuyor.

11 Ağustos 2006 tarihli mektubuna yanıt

11 Ağustos tarihini taşıyan mektubuna yanıt olarak yazmaya başladığım ve 12 Ağustos 2006 tarihli mektubun geldiği için yazımını durdurduğum mektubumun ilk paragrafı şöyleydi:
“Alışkanlığını yenemiyorsun. Bir kez daha aceleyle yanıt vermişsin. Yine iyi düşünülmemiş ve yapıcı olmayan bir tepki mektubu yazmışsın. Sana 10 Ağustos ‘ta 23:57:22’de yaklaşık üç sayfalık bir mektup gönderdim ve yarım saat kadar sonra (00:27:57) yanıt aldım. Hem de öfkeli bir yanıt. Yanıtını hemen okudum; ama yanıt yazmadım. İnsan, muhatabının daha önce yazdığını/yazdıklarını ve kendi yazdıklarını titizlikle yeniden okur, kendine düşünme zamanı tanır ve ondan sonra yanıt verir. Yol açtığı olumsuzluklara ve bütün yazılı ve sözlü uyarılarıma karşın, sen böyle yapmıyor hemen bilgisayarın başına oturup yanıt veriyorsun. Daha önceleri başka sorunlarla ilişkili olarak gerek telefon görüşmelerinde gerekse yazışmalarda yaptığın gibi (örneğin Ağustos 2005), yazdıklarıma “kesinlikle katılmıyor”sun vb.”
11 Ağustos tarihli mektubuma devam edeyim. 11 Ağustos tarihli kısa mektubunu aldıktan sonra “Siyonist Barbarlık ve Emperyalist Savaş Hazırlıkları” başlıklı yazımı, senin o yazıya ilişkin 9 Ağustos tarihli mektubunu ve sana yazdığım 10 Ağustos tarihli mektubu yeniden okudum. Özellikle üslubumu eleştiri konusu yapıyorsun; ama üslubumun ne bakımdan hatalı olduğunu yazmıyorsun. “İmalı şeyler kullanmadığım da açıktır” diye yazıyorsun. Sana verdiğim yanıttan senin, dolaylı da olsa, herhangi bir şey ima ettiğini düşündüğüm sonucu da çıkartılamaz. Kullandığım dil ve üslupta eleştiri konusu yapılacak bir yön olduğunu, en azından senin yaptığın derecede, düşünmüyorum. Eleştiriler karşısında kırıldığım, öfkelendiğim gibi savlar doğru bulmadığın ya da hoşlanmadığın eleştirilerim vb. karşısında kullandığın, ve artık okumaya ve duymaya alıştığım standart savlar durumuna geldi. Senin yerinde olsaydım karşımdakine üslubu konusunda düşünme önerisinde bulunma yerine önce kendi yazdığımı yeniden okur, kullandığım dil ve üslup üzerinde düşünürdüm. Ama, alışkanlık durumuna getirdiğin gibi, hemen adeta otomatiğe bağlanmış savunma mekanizman hareket geçiyor. Bu arada işin içine o andaki konuyla doğrudan ilgili olmayan konuları da katıyorsun. Örneğin, aramızdaki ideolojik sorunları vurgulamak gibi. Senin genel özelliklerinden biri, teorik yazılarında ve propaganda yazılarında da yaptığın gibi, o andaki konuyla doğrudan ilgili olsun ya da olmasın birçok konuyu tartışma gündemine getirmendir. Bu özelliğin verimli tartışmaları engelleyici bir etki yaptı ve yapıyor.

Bir ayrıntı. 10 Ağustos 2006 tarihli mektubumda “Yazıyı kişisel olarak yayınlamayı düşünüyorum. Sen de kendi hazırladığın yazıyı kişisel olarak yayınlayabilirsin.” diye yazmama karşın sanki böyle bir öneri yokmuş gibi şöyle yazıyorsun: “Yaziyi kendi imzan ile yayinlamayi oneriyorum.Ayni sekilde kendi yazimin da kendi imzam ile yayinlanmasini oneriyorum.”

12 Ağustos 2006 tarihli mektubuna yanıt

Mektubunda eleştiri konusu yaptığın teorik ve politik sorunlara, çok gerekli olmadıkça, yanıt vermeyeceğim. İlişkilerimizin vardığı aşamada bunu gerekli bulmuyorum. Yanıtım özellikle (örgütsel) ilişkilerimiz üzerine yazdıklarına, kullandığın üslup ve bazı iddiaların üzerine olacak. “Olağanüstü bir durum içinde” olduğumuz için bu mektupta kullandığım dil ve üslup olağan durumda kullandığım dil ve üsluptan farklı olmak durumundadır.

11 Ağustos tarihli mektubunda (sen ona “not” diyorsun) yazdıklarının tamamen arkasında olduğunu yazıyorsun. Alışkanlığının gereği olarak, bir kez daha, katı bir kesinlik örneği veriyorsun.

Yine senin yaptığın gibi yapayım ve yanıt vermeyi gerekli bulduğum ve eleştiri konusu yapmak istediğim noktaları maddeler halinde ele alayım.

1. 10 Ağustos 2006 tarihli mektubumdan şu aktarmayı yapıyorsun:

“Yazıda uluslararası ve bölgesel politik güç sahiplerinin dış politika amaçlarının vb. ayrıntılı bir politik çözümlemesine girilmediği yazılmış olmasına karşın bunu görmezden gelip ayrıntılı ve yerini bulmayan eleştiriler yapmışsın. (Böyle tür eleştirileri daha önce de yaptın.) Sana göre yazılmış olması gerekenin yazılmamış olmasının eleştirisini yapıyorsun. Bu da eleştiri yönteminin hatalı kullanılmasının biçimlerinden biridir.(abç)”
Yukarıdaki bölümde anlatılan çok açıktır: birçok oyuncunun rol aldığı bu savaşa ilişkin ayrıntılı bir politik çözümleme yapılmamıştır. Yazıya verilen görev de bu değildir. Yazı öne çıkartılması gerekeni öne çıkartmış ve vurguyu onun üzerine yapmıştır. “Sana göre yazılmış olması gerekenin yazılmamış olmasının eleştirisini yapıyorsun” diye yazmanın nedeni de budur. Senin bana yanıtın ise şöyle: “Asıl yukarıdaki alıntıda ikinci ileri sürdüğün nokta çok ilginç.Makalenin bana göre yazılmadığı için eleştirdiğimdir.İşin ilginç tarafı bu söylediğin doğru.Zaten katılmadığım için eleştiriyorum.Katılsam niçin eleştireyim?” Şöyle bir eleştiri yapsaydın anlardım: Yapılması gereken sınırlı bir politik çözümleme yapmak değil, uluslararası ve bölgesel bütün ya da başlıca oyuncuların rollerinin de görece ayrıntılı olarak işlendiği geniş bir politik çözümleme yazısı yazmaktı.

Burada asıl üzerinde durulması gereken yukarıda bölümü, anlaşılmaz biçimde, başka şeylerle ilişkilendirmendir. Mektubundan okuyalım:
“(...) Anlaşılan sen bir şeyi unutmuşsun.Bizim aramızda çözülmemiş ve çalışmaya başladığımız zaman yapmış olduğumuz koşullu anlaşmanın yürürlükte olduğunu sen unutmuşsun!Öyle bir hava yaratıyorsun ki, sanki bizim aramızdaki ideolojik sorunlar ve anlaşmazlıklar çözülmüş ve ben bu anlaşmalara uymuyorum.Elbette ki ben bütün sorunlara kendi savunduğum ve henüz çözüme bağlamamış olduğumuz ilkeler aracılığıyla yaklaşacam (yoksa çözülmüş de benim haberim yok mu!?)”
Bu konular arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğunu anlamış değilim doğrusu. Yine “(politik) aşure” yapmışsın. Noktalar halinde ele alayım.

a. Hangi koşullu anlaşmadan söz ediyorsun? Özel olarak böyle nitelendirmeyi gerektirecek bir anlaşma yok. Senin Temmuz 2002’de önerdiğin gibi “ittifak” yapmış olsaydık anlaşılır olurdu “koşullu anlaşmadan” söz etmen. (Geçerken belirteyim ki, anlaşmalar zaten koşullu olur). Ben Proleter Devrimciler Koordinasyonu (PDK) ile “koşullu anlaşma” yapmadım; PDK ile çalışmaya başladım! Sen dört yıldan sonra kalkmış “koşullu anlaşma” yapmış olmaktan söz ediyorsun. Nereden çıktı bu “koşullu anlaşma”? Senin 19 Temmuz 2002 tarihli mektubuna aynı ayın sonlarında verdiğim yanıtta, diğer şeylerin yanı sıra, şöyle yazıyordum:
-“Daha geniş ve örgütsel alanı da kapsayan bir işbirliğine ben de varım. Sizlerle ilişkilerimin böyle bir amacı da vardır (...)”

-“İşbirliğimizi, bugünkü durumundan daima daha ileri götürmeye çalışarak, sürdürelim (...)”

-“Öncelikle ve özellikle (temel) ayrılık noktalarımızı açığa çıkarıp ortaya koyalım ve olabildiğince kolektif olarak tartışalım (...) İşbirliğinin örgütsel bir nitelik düzeyine yükselmesi bakımından önem taşıyan sorunlar öncelikle ele alınmalıdırlar.”
İleride bu konuya geri döneceğim.

b. Mektubumda ve şimdiye kadar ki pratiğimde “aramızdaki ideolojik sorunlar ve anlaşmazlıkların” çözüldüğünü düşündüğüme vb. ilişkin hiçbir görüş vb. yoktur. Dolayısıyla böyle bir hava da yaratmıyorum. Nereden çıkartıyorsun bunu? Kanıtın ne? Kimse de senin karşına “sorunlara kendi savunduğum ve henüz çözüme bağlamamış olduğumuz ilkeler aracılığıyla yaklaşacam” sözlerinde dolaylı olarak ifade ettiğin gibi bir engel de çıkarmıyor. Nasıl ki sen eleştiri yapma hakkına sahipsen ve yapıyorsan, karşındaki de aynı hakka sahiptir. Bana atfettiğinin tersine, eleştiriler ve sana göre aykırı görüşler karşısında ve “ideolojik ilkeler” diye ifade ettiğin görüşlerinin kabul edilmemesi nedeniyle öfkeye kapılan sensin. Özellikle 2005 ve 2006 yıllarında yazdığın mektupların bunun kanıtlarıyla dolu. Şunları da yazıyorsun:
-“Bana vermiş olduğun yanıtta çok açık bir şekilde görülüyor ki, sana yaptığım eleştiriden dolayı fena halde bana öfkelenmiş durumdasın.Bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Ben sosyalist demokrasinin varolduğu ve bu temelde de hak ve ödev bütünlüğünün olduğu bir ortamda çalıştığımızı sanıyordum (...)”

- “ Benim sana yaptığım eleştirinin üslubunda bir hata olduğunu zannetmiyorum. İçeriğinin de doğru olduğunu düşünüyorum .Hadi diyelim eleştirilerim yanlıştır. Bu durum da dahi kimse benim seni eleştirme hakkımı elimden alamaz ve eleştiri hakkımı kullandığım için beni eleştiremez. Bu noktada iki şeyi birbirine karıştırdığını düşünüyorum. Senin asıl derdin seni niye eleştirdiğimdir.
Amiyane bir tabirle biraz elini vicdanına koy ve benim mektubumla senin mektubunu karşılaştır ya da mektupları ön yargısız olarak değerlendirebilecek birine/birilerine okut. Görülecek ki, iki mektup arasında sorunları ele alış ve üslup bakımından, genel olarak sosyalist tartışma kültürü (eleştiri ve özeleştiri yöntemlerinin kullanılması bu kültürün ayrılmaz bir parçalarıdır) bakımından, benim lehime olmak üzere, niteliksel bir fark vardır.

Ayrıca görülecektir ki, “fena halde bana öfkelenmiş durumda” olan sensin. Dört yıllık deneyimin bana gösterdiği odur ki, kişisel özelliklerinden biri de, olumsuz gelişmeler ve özellikle hoşlanmadığın eleştiriler karşısında çok çabuk öfkeye kapılmandır. Yazılarında, özellikle de mektuplarında açıkça görülüyor bu. Yalnızca benimle olan ilişkilerinde değil, başkalarıyla (çevreler ve kişilerle) olan ilişkilerinde de. (Bu konuda benim de, özel olarak sana karşı değil ama başkalarına karşı kimi hatalı davranışlarda bulunduğumu biliyorum; ama genel olarak öfkemi kontrol altında tutmayı ya da doğru bir yöne yönlendirmeyi başarabildiğimi düşünüyorum.) Öfke küpüsün.Herkese ve her şeye karşı öfke dolusun. Öfkeni/kızgınlığını yapıcı bir güce dönüştüremiyor, hem kendine hem de çevrene zarar veriyorsun. Politikada öfke, özellikle de doğru bir yöne yöneltilmemiş, yani güce dönüştürülmemiş öfke öfkelenene ve onunla, örneğin, örgütsel ilişkiler içinde olanlara çok zarar verir. Keskin sirkenin küpüne zarar verdiği deyişinde olduğu gibi. Sen bunun canlı bir örneğisin. Özellikle bir buçuk-iki yıllık pratiğin bunun örnekleriyle doludur. Burada vurgulamak isterim ki, moralin çok çabuk bozuluyor. Ruh halin de çok değişken. Özellikle son iki yıldır daha belirginleşti bu.

Mektubun gerçekdışı ve ilişkilerimizi daha da gerginleştirici kışkırtıcı savlarla dolu. Bunlardan biri de görev-haklar ilişkisi çerçevesinde yazdıklarına ilişkindir. Senin haklarını kullanmana engel olan yok; ama sen, haksızlığa uğramış biri rolünü oynamayı bir alışkanlık durumuna getirdin. “Senin asıl derdin seni niye eleştirdiğimdir.” diye yazman, örnekleri çok fazla görülen öznelciliğine bir kanıttır. Vurguluyorum: Senin en önemli handikaplarından/ engellerinden biri, sosyalist tartışma kültürü, özel olarak anmak gerekirse, eleştiri ve özeleştiri yöntemlerini kullanma bakımından komünist-devrimci olgunluktan yoksunluğundur. Bu konuda komünist-devrimci bir nitelik sıçraması yapmadığın sürece başkalarıyla, özellikle seninle görüş ayrılıkları olanlarla örgütsel bir yapı içinde verimli ve uzun süreli olarak birlikte çalışman, hele söz konusu olan küçük bir örgütse, olanaklı değildir.

2. 10 Ağustos 2006 tarihli mektubumdan şu aktarmayı yapıyorsun:
“Ayrıca görüştüğümüzde bu konuda bir yazı hazırlığı yaptığımı sana söylememe karşın, birkaç gün sonra telefon görüşmesi sırasında aynı soruna ilişkin bir yazıya başladığını söyledin. Sana hazırlık yaptığımı söyledim ve “ama madem başladın yaz” dedim. Benim böyle bir yazı hazırlığı yaptığımı bilmene rağmen böyle bir işe neden giriştiğini bilmiyorum.”
Devamla şöyle yazıyorsun:

“Bu alıntıda ileri sürdüklerin de çok ilginç.Ben yazı yazıyorum sen niçin aynı konu üzerine yazı yazıyorsun! Bir konu üzerinde yazı yazma senin tekelinde mi? Biz böyle bir kararı ne zaman aldık? Aldığımız kararı istersen sana hatırlatayım: Site için güncel sorunlardan dolayı herkes yazı yazmalı ve hatta başka çevrelerden de yazı alınıp konulmalıdır. Sitede bunun için ayrılan bir bölüm vardır. Bu bölüm için kısa aralıklarla yazı yazma kararını birlikte aldık.Bende buna dayanarak yazı yazıyorum.Aldığımız kararları unutman çok ilginç. Bana diyorsun ki benim yazıya başladığımı bilmene rağmen yazı yazmaya başladın ben de sana “madem başladın yaz dedim” diyorsun. Ama ben demedim ki sen yazını bırak! Her ikimiz de yazalım bunda ne kötülük var! Kaldı ki aynı konu üzerine yazı yazmama kararı da almadık. Bunu neye dayandırdığını merak ediyorum? Kaldı ki çok önemli bir nokta üzerine yani dolaylı bir emperyalist savaş karşısında politik tutum belirleme noktasında bürokratça iki kişi tek karar alınacağına bu tartışmaya bütün örgütü çekmemiz gerekirken ve bu noktada çok faklı bakış açılarıyla tartışmamız gerekirken ve bu noktada tutum belirlemeden önce diğer yoldaşlarımızla istişarede bulunmamız gerekirken ve onların yazı yazmasını istememiz gerekirken (herhalde onların ne düşündüğünü de öğrenmemiz gerekir!) sen bu noktada yapılmış farklı bir eleştiriye ve fazla bir yazıya dahi tahammül gösteremiyorsun.

Benim senin vermiş olduğun cevapta çıkardığım sonuç, senin sana yapılan olumsuz eleştirilere tahammül edememendir.Bu tür tahammülü olmayanlar da özellikle bürokratik eğilimi olanlardır ki daha önce seni bu noktada sözlü olarak eleştirmiştim.”

Gerekli bulduğum konulara ilişkin olarak noktalar halinde yanıt vereyim.

a. Temmuz ayında görüştüğümüzde savaşa ilişkin olarak PDK adına tutum almayı kararlaştırdık ve yazı yazma görevini ben üstlendim. Yazıyı hazırlayacak ve sana gönderecektim. Onun içindir ki, yazıya PDK imzasını koydum. Neden böyle yaptığım üzerinde düşünme zahmetinde bile bulunmadığın anlaşılıyor. Kanıt: Örneğin, 9 Ağustos tarihli mektubunda bu yönde bir eleştiri vb. yok. PDK imzasının kullanılmasını daha önceki mektuplarında neden eleştiri konusu yapmadın. Yapmadın; çünkü, böyle bir karar aldığımızı biliyordun. Aldığımız kararı unutan, daha doğrusu unutmayı yeğleyen sensin.

b. Sana aynı konuda yazı yazma diyen olmadık ki. Benim sözünü ettiğim PDK adına yazı yazmaydı. Hadi diyelim ki, yanlış anlama oldu, unutuldu vs.; bu yukarıda aktardığım gibi bir yanıt vermeni gerektirir mi? Sıkça yaptığın (bu senin bir alışkanlığın olmuş) gibi, yine bir bardak suda fırtına koparmışsın.

“Bana diyorsun ki benim yazıya başladığımı bilmene rağmen yazı yazmaya başladın ben de sana “madem başladın yaz dedim” diyorsun.Ama ben demedim ki sen yazını bırak! Her ikimiz de yazalım bunda ne kötülük var! Kaldıki aynı konu üzerine yazı yazmama kararı da almadık.” diye yazıyorsun. Birincisi, yazı yazmaya başladığını söylediğinde PDK adına yazmaya başladığını sandım; ve onun içindir ki “madem başladın yaz dedim”. İkincisi, geniş bir analiz yazısı yazma işini bırakmadım. Bıraktığımı nereden çıkarıyorsun? Yazı yazmaya başladığını söylediğinde böylesi bir yazıyı ya site için ayrı bir yazı olarak ya da DB’nin 43. Sayısı için hazırlamayı düşündüm. Ama, zamanımı böylesi bir yazıyı yazma işine ayırma yerine, yine sana yanıt vermeye ayırmak zorunda bırakıldım!

c. Mektubundaki şu bölüm, eleştirilmekten daha çok teşhir edilmeyi hak eden bölümlerden biri:
“Kaldı ki çok önemli bir nokta üzerine yani dolaylı bir emperyalist savaş karşısında politik tutum belirleme noktasında bürokratça iki kişi tek karar alınacağına bu tartışmaya bütün örgütü çekmemiz gerekirken ve bu noktada çok faklı bakış açılarıyla tartışmamız gerekirken ve bu noktada tutum belirlemeden önce diğer yoldaşlarımızla istişarede bulunmamız gerekirken ve onların yazı yazmasını istememiz gerekirken (herhalde onların ne düşündüğünü de öğrenmemiz gerekir!) sen bu noktada yapılmış farklı bir eleştiriye ve fazla bir yazıya dahi tahammül gösteremiyorsun.”
Ortadoğu’daki savaş konusunda ivedilikle bir tutum almak gerekirdi. PDK içinde ve çevresinde politik-örgütsel etkinlik içinde olan herkesin böylesi bir savaşın karakteri vb. konusunda tartışılmaya çekilmesi istenen bir şeydir; ama örgüt olarak tutum takınma noktasında zaten gecikilmişti. Bu birinci nokta. İkincisi, PDK içindeki dört yıllık çalışma boyunca çalışma arkadaşlarımı düşün oluşturma, tartışma ve karar alma süreçlerine etkin olarak katmak için ne denli uğraş gösterdiğim, arkadaşları ne denli özendirdiğim biliniyor. Bunu bildiğin halde, kalkmış bürokratça davrandığım, bürokratik bir eğilime sahip olduğum türünden “eleştiriler” yapıyorsun. Üçüncüsü, önderlik görevlerini üstlenenlerin önderlik yapmaları gerekir. Savaş konusunda politik tutum almak PDK önderliğinin bir göreviydi; ve bu önderliğin kimlerden oluştuğu da biliniyor. Önderlik, diğer şeylerin yanı sıra, zamanında tutum almayı gerektirir. Yazdıklarından bunu, en azından şimdilik işine geldiği için, unutmuşa benziyorsun. Örgütün, özellikle gizli bir komünist örgütün öneminden çok söz eden biri olageldin; ama yukarıda yazdıkların örgütsel işleyişi ne denli az kavramış olduğunun örneklerinden biridir.

3. 10 Ağustos 2006 tarihli mektubumdan şu aktarmayı yapıyorsun:
“Bilinen bir şey var ki, son derece yakıcı bir uluslararası olayda politik tutum takınmamız gecikti. Aradan iki hafta kadar bir zaman geçtiği halde yazıyı yazmadın. Dünkü mektubunda da yazıyı birkaç gün sonra göndereceğini yazıyorsun. Daha fazla gecikmeyi önlemek için, bugünkü koşullarda ele alınmasını gerekli bulduğum temel sorunlar üzerinde duran kısa bir yazı yazmaya karar verdim ve sana gönderdim.”
Devamla şöyle yazıyorsun:

“Beni yazıyı geciktirmem ile ilgili olarak eleştiriyorsun.Birinci olarak benim yazıya başlamam senin kendi yazını bırakmana engel değil. Gecikmeden dolayı da özür diliyorum. Nedeni çalışmam ve eşim yeni geldiği için onunla ilgilenmek zorunda oluşum.Peki açık konuşalım o zaman.Madem konuyu açtın ben de sana bir kaç eleştiride bulunayım. Yazı iki hafta geciktiği için eleştiriyorsun üstelik de yazılması öncelikle sana verilmiş bir yazı ve kimse sana yazını bırak da demedi.Ama farzedelim benim yazı bekleniliyor. Peki PDK Yalaz’ı 4 yıldır bekliyor! Bugün gelinen aşamada 2002 Ekim’inde yaptığımız olan anlaşmaya yani kararlaştırdığımız ve öncelikli olarak üzerine gidip ve çözeceğimiz ideolojik anlaşmazlıklar kararına kim uymamıştır? Bizim ortaya koyduğumuz ideolojik ilkeler karşısında belirli bir zaman isteyen kimdir? Beraber çalışmaya başlarken aldığımız karar şudur: Her ne kadar beraber çalışmaya başlıyorsak da aramızda ideolojik sorunlar vardır ve ilk olarak acil bir şekilde bu sorunların üzerine gideceğiz. Peki bugüne kadar Yalaz bu noktada ne yapmıştır? PDK ile arasında olan anlaşmazlıkların hangi noktasında görüş bildirmiş ve çözülmesi için üzerine gitmiştir? Üstelik benim bu noktalarda bir çok çabam olmasına rağmen. Anlaşmazlıklarımız üzerine ben mektup yazdım ve yayın organında ele aldığım konular da hep aramızdaki teorik görüş ayrılıklarında kendi pozisyonumuzu daha açık bir şekilde ortaya koymak olmuştur.Hatta yazılarda dolaylı yollarda da sana bir tür cevap olmuştur. Peki Yalaz bu noktada ne yapmıştır? Sorduğum sorunun cevabını vereyim: Sessizlik! Elden geldiğince sorunları ele almama ve netliğe kavuşmasının sürekli ertelenmesi. (Bu nokta üzerine yani aramızdaki ilişkilerin tekrar gözden geçirilmesi ve yeni bir temele kavuşturulması noktasında çok yakında sana bir mektup gönderecem.Senin ile görüşmek istememin nedeni buydu.)
Sen kendi eksikliklerini hiç gündeme getirmiyorsun ama başkalarında da bunun en amansız takipçisi oluyorsun.Eeee atalarımız ne demiş: Önce çuvaldızı kendine iğneyi sonra başkasına batır!”

Şu ibret alınası satırlara bak! Ben neyi eleştiri konusu yapıyorum; sen neden dem vuruyorsun. Buna pire için yorgan yakmak denir; ama, bence, sen bunu yol açacağı sonuçları bilerek yapıyorsun. Bu yazdıklarının ciddi sonuçları olabileceğini düşünmemiş olmana ihtimal bile vermiyorum. KÖPRÜLERİ ATMAYA ÇALIŞIYORSUN! NEDEN?

Yazının gecikmesi vb. gibi noktaları bir kenara bırakıyorum.

“Madem konuyu açtın ben de sana bir kaç eleştiride bulunayım.” diye yazıyor ve eleştiri konusu yaptığım noktayla ilişkisi olmayan konuları gündeme getiriyor ve salvo atışına başlıyorsun. Ben somut/tekil duruma ilişkin bir eleştiri yapıyorum sen ise “madem konuyu açtın” diyerek ilişkilerimiz üzerine genel bir eleştiri yapıyorsun. Yani benim somut bir eleştirimi bahane ederek ver yansın ediyorsun. Fırsat bu fırsat! Burada, politik yaşamım boyunca eleştiri yönteminin böylesine oportünistçe ve bu denli sorumsuzca kullanıldığına ender olarak tanık olduğumu belirtmeliyim.

Üzerinde durulmaya değer olan konuları noktalar olarak ele alayım.

“(...) Peki PDK Yalaz’ı 4 yıldır bekliyor! Bugün gelinen aşamada 2002 Ekim’inde yaptığımız olan anlaşmaya yani kararlaştırdığımız ve öncelikli olarak üzerine gidip ve çözeceğimiz ideolojik anlaşmazlıklar kararına kim uymamıştır? Bizim ortaya koyduğumuz ideolojik ilkeler karşısında belirli bir zaman isteyen kimdir? Beraber çalışmaya başlarken aldığımız karar şudur: Her ne kadar beraber çalışmaya başlıyorsak da aramızda ideolojik sorunlar vardır ve ilk olarak acil bir şekilde bu sorunların üzerine gideceğiz. Peki bugüne kadar Yalaz bu noktada ne yapmıştır? PDK ile arasında olan anlaşmazlıkların hangi noktasında görüş bildirmiş ve çözülmesi için üzerine gitmiştir? Üstelik benim bu noktalarda bir çok çabam olmasına rağmen. Anlaşmazlıklarımız üzerine ben mektup yazdım ve yayın organında ele aldığım konular da hep aramızdaki teorik görüş ayrılıklarında kendi pozisyonumuzu daha açık bir şekilde ortaya koymak olmuştur. Hatta yazılarda dolaylı yollarda da sana bir tür cevap olmuştur. Peki Yalaz bu noktada ne yapmıştır? Sorduğum sorunun cevabını vereyim: Sessizlik! Elden geldiğince sorunları ele almama ve netliğe kavuşmasının sürekli ertelenmesi (...)”
Bir kez daha ibret alınası bir bölüm. Bu bölümde dillendirilen görüşlere göre, Yalaz, geride kalan dört yıl boyunca, kendisinin ve başkalarının bildiğinin tersine, bir PDK’lı değildi! Kime göre? Yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, PDK’yı özünde kendisinden ibaret sayan K.Erdem’e göre.

Yalaz, dört yıl boyunca kendini bir PDK’lı olarak gördü ve öyle de davrandı. Başkaları tarafından da öyle de görüldü. K. Erdem’e inanılacak olursa durum böyle değil. Yalaz’ın dahil olmadığı bir PDK mı vardı? PDK içinde bir PDK mı? Ne oluyoruz? Ne yapmaya çalışıyorsun? Bu ne hamlık! Bu ne nankörlük! Bu ne politik hovardalık! Bu mektubun, genel olarak olumsuz ve bu anlamda (örgütsel) ilişkilerimizi ve sorunlarımızı tartışma ve çözme bakımından işe yaramaz bir mektup olmasına karşın, sahip olduğun birçok özelliğini ve gizlediğin kimi düşüncelerini açığa vurması bakımından yararlı da oldu. Seni daha iyi tanımak bakımından da.

Yıllardır birçok kez sana anlattığım ve anlaman için sabır gösterdiğim şeylerden biri de sürat koşusu yapmadığımız; ama maraton koştuğumuzdur. Özellikle komünist hareketin bugünkü ağır genel krizi koşullarında çok sabırlı olmanın ve uzun soluklu bir çalışmanın ne denli zorunlu olduğunu defalarca anlattım ve kavranması için çalıştım. Birbirimizi tanımak için zamana gereksinim olduğunu defalarca vurguladım. Ama sen, en azından örgüt içindeki, özellikle de benimle olan ilişkilerdeki davranışlarının defalarca gösterdiği gibi bunu kavramadığını gösterdin. Bu kendisini, diğer şeylerin yanı sıra, sahip olduğun ve komünist hareket içinde ulaşılan teorik zirveyi temsil ettiğini düşündüğün kimi görüşlerinin kabul edilmemesi karşısında gösterdiğin sabırsızlık ve hırçınlıkta da gösteriyor. Bana karşı örgütsel ilişki öncesi kullandığın dil ve üslupla özellikle yaklaşık olarak son iki yıldır (Ocak 2004’ten başlayan bir süreç bu) kullandığın dil ve üslup arasındaki niteliksel farkta da. Temel özelliği yapıcı eleştirel, saygılı ve yoldaşça olan dil ve üslup yerini temel özelliği yıkıcı “eleştirel” olan ve ilişkilerimizi örseleyen bir dil ve üsluba bıraktı.

Burada bir parantez açayım ve bir noktaya dikkat çekeyim. Senin genel bir değerlendirmeni yapmak bu mektubun görevleri arasında değildir; ama, şimdiye kadar açığa çıkan ve mektubunda da şu ya da bu derecede ifadesini bulan özelliklerinden birini özellikle vurgulamak istiyorum: Genel olarak kendini ve PDK’yı aşırı ölçüde abartıyorsun. Bu, kendini, özellikle, PDK’nın ulaştığı, sana göre gerçekte senin ulaştığın, teorik düzeyi abartma olarak gösteriyor. 2001 yılında yayınlanan “PDK Program Taslağı” bu teorik zirvenin sunumudur. PDK Program Taslağı’nın, birçok olumlu öğe içermesine karşın, ne denli sorunlu bir metin olduğu 2002 yılının güzünde yaptığımız sözlü tartışmalarda tarafımdan eleştiri konusu yapıldı. Yalaz’ın PDK’ya katılmasından sonra bu metnin pratikte PDK’nın program taslağı işlevi görmemiş olduğu da biliniyor.

PDK’nın örgütsel durumunu ve pratik çalışmasını, özellikle de Yalaz-öncesi dönemde, abarttığın açığa çıktı. Örneğin, bana yazdığın 9 Ocak 2002 tarihli mektubunda şöyle yazıyordun:
“ (...) kadro düzeyinde çok büyük gücümüz ise ülkededir. Aslında biz ilk çıktığımızdan itibaren hep ülke eksenli olmaya çalıştığımız için ve bütün güçlerimizi ülkeye yönlendirdiğimiz için bugün hatırı sayılır gerçekten Türkiye’de bir çalışmaya sahibiz. İstanbul, İzmir, Bursa, Dersim, Erzincan gibi yerlerde çalışmalarımız vardır (...)”
PDK’nın pratik-örgütsel çalışmasına ilişkin gerçeğin çizdiğin tabloyla hiçbir ilişkisi olmadığı açığa çıktı. PDK’nın kadro gücünü abarttığın da.

Devam edeyim. Yalaz 2002 yılında kendisine yapılan “ittifak” önerisine daha ileri bir adım atılması gerektiği önerisiyle yanıt vermiş ve ortaya “çalışanlarını” bağlayıcı politik çizgisi/platformu olmayan, özel bir geçiş dönemi yaşamaya başlayan bir geçiş örgütü tipi/biçimi çıkmıştır. PDK, 2002 yılı güzünden itibaren özel bir geçiş dönemi yaşayan bir geçiş örgütü durumundadır. Yaklaşık dört yıl önce alınan bir kararla toplanması için çalışmalara başlanılan bir konferansla farklı bir yapıya kavuşturulması planlanan bir örgüt. Gerçek buyken neden “biz (PDK)-Yalaz” anlamına gelen ifadeler kullanılıyor? Yoksa gerçek bu değil mi?

Geçerken belirteyim ki, ilişkilerimizin başlangıcından beri örgütün ve yayın organının adına ilişkin eleştirilerim biliniyor. Toplanacak konferansta örgütün ve yayın organının adlarının nihai amacımız olan komünizme uygun duruma getirilmesini önerdiğim de.

İdeolojik ayrılıklar diye nitelediğin sorunlara (bu ayrılıkların noktalar halinde bir listesinin çıkartılması bunların neler olduklarının anlaşılmasını kolaylaştırırdı) gelince.
Şöyle yazıyorsun:
“ (...) Peki bugüne kadar Yalaz bu noktada ne yapmıştır? PDK ile arasında olan anlaşmazlıkların hangi noktasında görüş bildirmiş ve çözülmesi için üzerine gitmiştir? Üstelik benim bu noktalarda bir çok çabam olmasına rağmen.Anlaşmazlıklarımız üzerine ben mektup yazdım ve yayın organında ele aldığım konular da hep aramızdaki teorik görüş ayrılıklarında kendi pozisyonumuzu daha açık bir şekilde ortaya koymak olmuştur.Hatta yazılarda dolaylı yollarda da sana bir tür cevap olmuştur.Peki Yalaz bu noktada ne yapmıştır? Sorduğum sorunun cevabını vereyim: Sessizlik! Elden geldiğince sorunları ele almama ve netliğe kavuşmasının sürekli ertelenmesi (...)”
Görüş ayrılıklarının ele alınması konusunda “Peki Yalaz bu noktada ne yapmıştır?” sorusunu soruyor ve yanıtını veriyorsun: “Sessizlik! Elden geldiğince sorunları ele almama ve netliğe kavuşmasının sürekli ertelenmesi (..)” Buna tek bir sözcükle şu yanıt verilebilir: İnsaf! Bu ne kaba inkarcılık! Anlaşılan sen Yalaz’ın PDK içindeki (PDK ile kendi arasında olan değil!) görüş ayrılıklarını tartışma ve aşma konusunda gösterdiği çabaları görmezden gelmeye karar vermişsin ve kararına gerekçe uydurmaya çalışıyorsun. Hadi diyelim ki A.H.Yalaz sessiz kaldı. Peki bu sessizliğin farkında olan ve bunun örgüte verdiği zararın “bilincinde” olan biri olarak K.Erdem Yalaz’ın sessizliği karşısında neden sessiz kaldı? Neden örgütü savunmak için harekete geçmedi? Neden bu duruma göz yumdu?

Temmuz 2002 sonlarında sana yazdığım mektupta öncelikle ve özellikle temel ayrılık noktalarımızı açığa çıkarıp ortaya koyalım ve olabildiğince kolektif olarak tartışalım önerisinde bulundum. Şimdiye kadar birçok sorunu yazılı ve sözlü olarak tartıştık. PDK ‘Program Taslağı’nı ayrıntılı olarak tartıştık. Birçok teorik sorunu, devrimin karakteri ve strateji sorunlarını, kesintisiz devrim sorununu, komünist hareketin durumunu ve partileşme sürecini, parti sorununu, komünist örgüt-içi yaşam/örgütsel işleyiş sorununu, ulusal sorunu, faşizm sorununu vb. değişen derecelerde olmak üzere tartıştık. Özel olarak sormak gerekirse, örneğin, “Komünist kime nedir?”, “Türkiye ve Kuzey-Kürdistan komünist hareketi kimlerden oluşur?” sorularının yanıtı, PDK açısından, hangi tartışma ortamı içinde yanıtlarını bulmuşlardır? Örneğin, Yalaz-öncesi PDK, komünist partisiyle profesyonel devrimciler örgütünü aynılaştırıyordu. Bu hata hangi tartışma ortamı içinde düzeltildi ya da tekrarlanmadı?

Henüz örgütsel ilişki kurmadığımız dönemde sahip olduğun görüşe göre, aramızdaki en önemli ayrılık konusu devrimin karakteri ve küçük-burjuvaziye karşı tutum sorunuydu. Temmuz 2002’de yazdığın mektuplarından birinde “(...) Ozellikle aramizdaki sorun devrimin karakterine ilskindir. Ozelde de kucuk burjuvaziye karsi tutum sorunundadir (...)” diye yazıyordun. Bu sorun üzerinde, örgütsel ilişki kurduktan sonra da, farklı zamanlarda saatlerce tartışmadık mı? Benim bu sorunlar üzerinde 1980’li ve 1990’lı yıllarda yazdıklarım neden bu sorunların ele alındığı “araçlar” olarak görülmesin?

Sınıf sorununu, özellikle küçük burjuvazi ve yarı-proletarya sorununu saatlerce tartışmadık mı? Sen yarı-proletaryayı küçük-burjuvazinin bir unsuru/parçası olarak değerlendiriyordun; ama son aylardaki yazılarından anlaşılan odur ki, sen bu görüşünü değiştirmişsin. Değiştirdin mi, değiştirmedin mi? Değiştirdiysen eğer, tartışmalarımızın (istersen ideolojik savaşımın de) bunda oynadığı rol nedir? Sen küçük-burjuvazinin, Türkiye gibi ülkelerde, demokratik anlamda da olsa artık devrimci bir rol oynayamayacağını savunuyordun. Yarı-proletaryayı da küçük-burjuvazinin bir parçası olarak gördüğüne göre, senin teorik yaklaşımına göre, yarı-proletarya da artık devrimci bir rol oynama yetisine sahip olamazdı.

Sana karşı yürüttüğüm ideolojik-teorik savaşım bu sorunlarda “ideolojik ayrılıklarımızın” açıklığa kavuşturulmasında ve kısmen çözülmesinde herhangi bir rol oynamadı mı? Biran için senin yaklaşımını benimseyerek sorayım: PDK’nın, Yalaz’ın kimi teorik görüşlerine yakınlaşması “ideolojik” diye tanımladığın ayrılıkların giderilmesi yolunda alınmış bir mesafe olarak görülemez mi? İlle Yalaz’ın PDK’nın, daha doğrusu K.Erdem’in kimi teorik görüşlerine yakınlaşması mı gerekirdi? Haziran 2005’te yazdığın elektronik mektuplarından birinde “biz uc yildir aradaki farkliligin acisini bir santim daha kapatamadik” diye yazarken bunu anlatmıyor muydun? Birlikte çalıştığımız dört yıl içinde kimi sorunlarda birbirimize yakınlaşırken, kimi sorunlarda yakınlaşamadık ve hatta, yeni görüş ayrılıkları da ortaya çıktı. Örneğin, senin tarihsel gerçeklere aykırı düşen ve politik teorinin kimi sorunları bakımından sorunlu olan faşizm üzerine olan tezinin yol açtığı ayrılık gibi.

Yalaz-öncesi PDK’nın ulaştığı teorik düzeyi ifade eden “Program Taslağı”nı ayrıntılı olarak saatlerce tartışmadık mı? Taslağa ilişkin eleştirel görüşlerimi gerekçeleriyle ortaya koymadım mı? Görüş ayrılıklarının sözlü olarak tartışılması ayrılıklarının açıklığa kavuşturulması ve aşılmasının bir yolu değil midir? Hazırladığın yazılara ilişkin olarak yaptığımız tartışmaları unutmuşsun! Yalnızca sözlü tartışmalarla yetinmediğimi de biliyorsun Mektuplar ve yazılar aracılığıyla böylesi bir çabanın içinde olmadım mı? Senin mektupların ve yazıların görüş ayrılıklarının dolaylı ya da dolaysız olarak ele alındığı araçlar oluyor da benimkiler olmuyor mu? Senin için geçerli olan neden benim için geçerli olmasın? Yoksa, sorun senin ele aldığın sorunları özel olarak ele almamış olmam ve/veya senin görüşlerine yaklaşmamış olmam mı?

Yazdıkların, değişik sorunlarda değişen derecelerde olmak üzere görüş ayrılıklarımızı ele aldığımızı ve bu çerçevede yine birbirimizden etkilendiğimizi ve birbirimizden öğrendiğimizi inkar anlamına geliyor. Karşılıklı bir etkilenme süreci içinde olmadık mı? PDK’lılarla yaptığım tartışmalardan benim de etkilendiğim biliniyor. Örneğin, seninle ve PDK’nın yakın çevresindeki bir başka PDK çalışanıyla henüz PDK ile birlikte çalışmaya başlamadığım; ama konuk yazar olma durumumun da artık geride kaldığı dönemde yaptığım tartışma, Lenin sonrası dönemde Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin niteliklerine ilişkin olarak içinde bulunduğum karar alma sürecini hızlandırıcı bir etki yapmadı mı? 5 Temmuz 2002 tarihli mektubumda şöyle yazıyordum: “Yaptığımız tartışmaların ve ‘Komünistler Ne İçin, Nasıl Mücadele Etmeli’ başlığını taşıyan platform önerisini okumamın karar alma sürecimi hızlandırdığını da eklemeliyim. Yıllarca bu tür sorunları tartışacak komünist devrimci muhatap bulamamış olmanın da acısını çıkardım galiba.” Devrimci Bülten’in 29. Sayısında yayınlanan “Bir Geçiş Toplumu Olarak Sosyalist Toplum Sınıfsız Bir Toplum Değildir” başlıklı” 20 Şubat 1989 tarihli yazıya düştüğüm dipnot şöyle: “22 Temmuz 2002 tarihli not: Ekim 1993’te yazdığım “Üçüncü Enternasyonal’i Oportünizm Tüketti” başlıklı broşürde Stalin’in marksist bir usta olmadığı sonucuna vardığımı; ama onu hâlâ komünist olarak değerlendirmeye devam ettiğimi açıklamıştım. 4 Temmuz 2002 tarihinden başlayarak, Lenin sonrası Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve Stalin’in, özellikle 1920’li yıllar sonrası dönem için, ağır teorik, politik ve örgütsel hatalarına karşın komünist bir nitelik taşıdıkları ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin sosyalist olduğu görüşünü artık savunmuyorum. Sözü edilen döneme ilişkin olarak şimdilik herhangi bir değerlendirme yapmıyorum.”

Burada şu soruyu sormak gerekir: Aramızdaki ideolojik-teorik sorunlara ve politikanın temel sorunlarına ilişkin ayrılıkları aşmaya yetecek denli tartışabildik mi? Hayır! Bunu planlı bir biçimde konferans örgütleme süreci içinde yapmaya karar verdik ve gerek konferans öncesi gerek konferans sonrası için çalışma programları (“K’ya Kadar Geçici Çalışma Programı” ve “K Sonrası İçin Çalışma Programı”) hazırladık. (Bu programların asıl hazırlayıcısı da Yalaz oldu.) Eleştirisi yapılması gereken bir şey varsa konferans örgütleme çalışmalarının neden istendiği gibi yapılmadığı/yapılamadığıdır. Konferansın örgütlenmesi konusunda görevlerimizi neden gereği gibi yerine getiremediğimiz asıl tartışma konularımızdan biri olması gerekirken, konferansın toplanması görevleri bakımından ikincil derecede sorunları, özellikle senin tartışmak istediğin sorunları tartışmakla çok zaman yitirdik. Vurguluyorum: “temel” diye tanımlanabilecek görüş ayrılıklarımızın genel olarak ele alınması ve olabildiğince giderilmesi özellikle konferans hazırlık sürecinde hazırlanan belgeler üzerinde yapılacak tartışmalarla gerçekleşebilecek bir iş olarak görüldü. Diğer şeylerin yanı sıra, yalnızca K.Erdem ve A.H.Yalaz’ın değil, PDK’nın diğer “çalışanlarının” katılabilecekleri bir düşün oluşturma ve tartışma süreci konferansın toplanması görevine bağlı olarak ele alındı. Mayıs 2005’te yaptığımız, daha doğrusu yapma girişiminde bulunduğumuz ve PDK’nın diğer bazı “çalışanlarının” da katıldığı toplantılarda konferans toplanması görevine dikkatleri toplamaya ve konferans toplama fikrine canlılık kazandırmaya çalıştım; ama başaramadım. Bu başarısızlıkta, K.Salman’ın Kürt sorununa ilişkin olarak sosyal-şoven bir tutuma sahip olduğum savına, bu ideolojik saldırısına karşılık verirken yaptığım yöntem hatasının da rolü oldu. Ertesi gün yapılan ve K.Salman’ın katılmayı reddettiği toplantıda bu hatamın özeleştirisini yaptım. Aynı özeleştiriyi sana yazdığım 1 Ağustos 2005 tarihli mektupta da yaptım.

Kendimize konferans hazırlık görevlerini yerine getirme konusunda üzerimize düşeni yapıp yapmadığımızı sormalıyız. Benim üzerinde çalıştığım konular ve yayın organında yayınlanan yazılarım “Konferansa Kadar Geçici Çalışma Programı” adını verdiğimiz çalışma programı çerçevesinde aldığım görevlere uygundur. Sen kendi açından aynı şeyi söyleyebilir misin? Hangi görevleri üstlendin ve bu görevleri yerine getirmek bakımından ne kadar ilerledin? Senin üzerinde çalıştığın konular ve yazdığın yazılar esas olarak “Konferans Sonrası İçin Çalışma Program Tasarısı” çerçevesinde alma olasılığın olan görevlere uygun düşüyor.

Senin “ideolojik ilkeler” diye nitelendirdiğin sorunları tartışma ve ayrılıklarımızı giderme gibi bir görevi unutmuş değilim; ama gereği gibi yerine getirebilmiş de değilim. Bu yalnızca benimle ilişkili bir sorun da değildir. Kolektif bir sorundur. Örgütsel bir sorundur. Ve ben, her zaman olduğu gibi, görevlerin yerine getirilmesindeki gecikmeler, eksiklikler vb. noktalarda özeleştiri dahil, sorumluluklarımın gereğini yapmaya hazır oldum..

Son görüşmemizde (Temmuz 2006) bir kez daha belirttiğim gibi, konferans hazırlık sürecinde PDK içinde tartışılmak üzere “Temel Görüşlerimiz” başlığını taşıyan bir Platform Tasarısı hazırlığı içinde olduğumu biliyorsun. Yine, konferansla kurulacak yeni örgütte merkezi bir görev üstlenmesi düşünülen kişiyle ilişkilerde son aylarda yaşanan gelişmeleri de hesaba katarak, görüş birliği sağladığımız kimi temel noktalar (temel görüşler) temelinde, daha fazla gecikmeden konferansı toplama önerisi yaptığımı da.

Senin kullanmaktan pek hoşlandığın sözcüğü kullanacak olursam mektubunda konferans sorununa değinmemiş olmanı “ilginç” buluyorum. Beni bürokratça davranmakla, bürokratik eğilime sahip olmakla eleştiren biri olarak bunu nasıl açıklıyorsun? Örgüt sorunlarından çok söz eden birinin örgütün en üst organının toplanması sorununa/görevine ilişkin bu kayıtsızlığının nedeni/nedenleri nedir/nelerdir?

4. Burada sana önerim politik propaganda ile politik ajitasyon arasındaki ayrıma ilişkin bilgi edinmendir. 11 ve 12 Ağustos tarihli mektuplarında yazdıklarından anlaşılan odur ki, bunlar arasında gerekli ayrımı yapamıyorsun.

5. Burada da, sıkça yaptığın gibi, baltayı yine taşa vurmuşsun. “Bahane” sözcüğünü yanlış anlamış olmanın yol açtığı hataya düzelteceğin yerde aynı sözcüğü bana karşı kullanıyorsun. “Siyonist Barbarlık ve Emperyalist Savaş Hazırlıkları” başlıklı yazımda “İsrailli askerlerin Hamas ve Hizbullah tarafından neden şimdi tutsak alındıkları”na ilişkin bir değerlendirme yapmıyorum.
6. Burada “tercih” etme sözcüğüyle “taraf tutma” sözcüğünü karıştırmış ve bunun üzerine de eleştiri inşa etmişsin.

7. 10 Ağustos 2006 tarihli mektubumdan şu aktarmayı yapıyorsun:
“ Savaşan tarafların hepsi de gericidir” doğrusunu yineleyerek toptancı bir anlayışla yaşanan anda asıl darbenin vurulması gereken gerici güçlerle ikincil darbenin vurulması gereken gerici güçler, baş düşmanlarla ikincil düşmanlar arasında ayrım yapmaksızın strateji sorunlarını ele alamayız. Böylesi bir ayrım yapmak bir tarafı diğer tarafa karşı savaşında desteklemek demek değildir.”
Devamla şöyle yazıyorsun:
“Bu pasaj şu ana kadar alıntı yaptığım pasajlar içerisinde en ilginç olanı ve senin aslında mantık silsileni en açık ortaya serenidir.Demek ki gericiler arasında ayırım yapacağız ve asıl darbenin vurulacağı ile ikinci vurulacak olanın ayrılması gerekirmiş.Bu pasaj nedense bana Maocu “Üç Dünya Teorisi”ni hatırlatıyor.Biliyorum yine küplere binecen.Ben Mao’cumuyum diyeceksin.Eğer senin dediğin yöntem izlenirse işler oraya varır. Bu oldukça yanlış ve kesinlikle eleştiriye değmez bir yaklaşımdır.”
Yukarıdaki eleştirilerin, strateji sorunlarında ve “Üç Dünya Teorisi” konusunda (teorik) bilgi eksikliğinin yanı sıra, sorunlu kavrayışına da örnek oluşturuyor. Burada da, K. Erdem’in teorik-politik azgelişmişliğinin yeni bir örneğini görüyoruz.

8. 10 Ağustos 2006 tarihli mektubumdan şu aktarmayı yapıyorsun:
“Bu tümce üzerinde de düşünmeni öneririm. Özellikle de “hareket her şey amaç hiçbir şey” “ruhu” üzerine yazdığını. Yazımın içeriğiyle bunun arasındaki nasıl bir ilişki kuruyorsun? Yazdıklarından anlaşılan odur ki, sana göre benim yazım oportünist bir içeriğe sahip ve sen devrimci bir müdahaleyle durumu düzeltmeye çalışıyorsun!”
Devamla şöyle yazıyorsun:
“Bir komünist oportünist bir yola sapamaz mı ve başka yoldaşları da onu uyaramaz mı? Sen tarihle oportünizme düşmemek için bir kontrat mı yaptın? Eğer böyle bir şey varsa bize de söyle yararlanalım.
Plehanov dahi bir yerde okudum ama şimdi yerini çıkaramıyorum “oportünist olarak ölmekten korkuyorum” demiştir,ki oportünist öldü.Komünistler şu ya da bu şekilde oportünist bir yola sapabilirler.Çünkü oportünizm ile komünizm arasındaki çizgi bazen o kadar birbirine yakındır ki, bazı sorunlarda birbirine asymptot ( sürekli bir birine yaklaşan ama kesişmeyen iki doğru) geçer. Ve ben yoldaşıma bu sorunda oportünist bir yoldasın ve geri dön diyorum.”
Burada bir kez daha eleştiri yöntemini kullanma noktasındaki yetisizliğini sergiliyorsun. Daha doğrusu eleştiri yöntemini küçük-burjuva oportünist biçimde kullanma örneği veriyorsun. Bir komünist herhangi bir konuda, hatta kimi ilkesel sorunlarda oportünist bir sapma gösterebilir, hatta geçici olarak böylesi bir eğilime sahip olabilir. Böylesi bir risk olasılığının var olduğu tartışma konusu bile değildir. Komünist hareketin tarihi böylesi risklerin gerçeklere dönüştüğü örneklerle doludur. Bu nedenledir ki, komünist-devrimcilerin ideolojik-politik uyanıklığı sürekli olarak korumak, “yoldan çıkan” yoldaşlarına yardımcı olmak, onların komünizm davasına zarar vermesini önlemeye çalışmak, önleyemezlerse zararı en aza indirmek gibi görevleri vardır. Bundan dolayı “Bir komünist oportünist bir yola sapamaz mı ve başka yoldaşları da onu uyaramaz mı?” sorusunu sorman ve yanıtını vermen komünist bir devrimciye yakışır. Ama bu soru tümcesini izleyen şu iki tümce bir komünistin dili değil, eleştiri yöntemini yapıcı olarak değil, yıkıcı olarak kullanan haddini bilmez bir oportünistin dili olabilir: “Sen tarihle oportünizme düşmemek için bir kontrat mı yaptın? Eğer böyle bir şey varsa bize de söyle yararlanalım.” Bu sözler eleştirilmeye değmez, teşhir tahtasına çivilenir!

Vurgulamak isterim ki, aktardığım bölümde “yoldaş” sözcüğü bir süs gibi ve pek iğreti duruyor. Mektubunun dili ve üslubunda yoldaşça olan pek bir şey yok.

9. 10 Ağustos 2006 tarihli mektubumdan şu aktarmayı yapıyorsun:
“Eleştiri yöntemini kullanırken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri, eleştiri konusu yaptığını iyi anlamaktır.”
Devamla şöyle yazıyorsun:
“Yukarıda yazdığım ve parmak bastığım noktalardan da anlaşılacağı gibi eleştiri yaptığım konuyu iyi anlamış ve dersimi iyi çalışmış bir öğrenciyim.Asıl benim sana eleştirim,yazdığın konuyu iyi anlaman ve bu gibi ciddi konularda acele bir şeyler yazmamaya dikkat etmen ve konuyu iyi anladıktan sonra yazmaya çalışmandır.Senden ricam senin dışındaki insanların da bazı konularda birşeyler anladığını ve mantık yürütebildiğini görmendir.”
Politik yaşamım, ele aldığım konularda gerekli olduğunu düşündüğüm bilgiye sahip olmadan ve eleştirdiğim şeyi iyi anlamadan yazma gibi bir alışkanlığım olmadığının kanıtlarıyla doludur. Senin için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Politik yaşamım konusunda genel bilgi sahibi olan, beni birazcık olsun tanıyan ya da tanıma yeteneğine sahip olan biri şunu da yazmazdı: “Senden ricam senin dışındaki insanların da bazı konularda birşeyler anladığını ve mantık yürütebildiğini görmendir.” Böylesi sözleri bir kural olarak küçümsendiğini ya da haksızlığa uğradığını düşünenler kullanır.

10. 10 Ağustos 2006 tarihli mektubumdan şu aktarmayı yapıyorsun:
“Dört yıllık birlikte çalışmamızda başka örnekleri de görüldüğü gibi, bir kez daha, eleştiri yöntemini gereği gibi kullanamıyor ve gereksiz olarak zaman yitimine neden oluyorsun. Hazırlamayı planladığım yazılar üzerinde çalışmak yerine sana bu mektubu, o da olabildiğince kısa tutmaya çalışarak, yazmak zorunda bırakılıyorum. “
Devamla şöyle yazıyorsun:
“Ben sana ne diyeyim Yalaz! Ben sana bir şey söyleyemiyorum.Sanki karşında çocuk var ve azarlıyorsun.Karşımda sanki bir yoldaş yok revizyonist bir komünist partisinin bürokrat bir merkez komite üyesi var.Kaşlarını çatmış bana “beni niçin rahatsız ettin” diyorsun. Kusura bakma bir halt işledik seni rahatsız ettik! Bir daha olmaz! Bu seferlik affet bir daha olmaz!”
Şu sözlere bak! Bu ne düzey düşüklüğü! Sana somut bir eleştiri yapıyorum; sense konuyu nerelere çekiyorsun. Bir kez daha: Bu sözler eleştirilmeye değmez, teşhir tahtasına çivilenir!

Mektubunun ikinci sayfasında şunları yazıyorsun:
“(Bu nokta üzerine yani aramızdaki ilişkilerin tekrar gözden geçirilmesi ve yeni bir temele kavuşturulması noktasında çok yakında sana bir mektup gönderecem. Senin ile görüşmek istememin nedeni buydu.)”
Gelinen aşamada aramızdaki ilişkilerin birlikte gözden geçirilmesi ve yeni bir temele kavuşturulması artık gereksizdir. Bu konuda yazışmaya ve görüşmeye gerek yok. 2005 yılının Mayıs ayında gerginleşen ve özellikle 1 Ağustos 2005 tarihli mektubum ve senin ona senin verdiğin yanıtın içeriği ve üslubu; ve Avrupa Birliği üzerine yazdığım yazının içeriğine ilişkin yapay ilke ayrılığı yaratma tutumun ve aynı konu üzerine yazdığın ve işi iyice dallandırıp budaklandırdığın mektuplarında kullandığın dil ve üslup nedeniyle gerginlik derecesi daha da artan ilişkilerimiz aynı yılın yazında kriz ya da kriz benzeri bir duruma girdi. 2005 güzünde yaptığımız görüşme sırasında kimi görevlerin senden alınmasını istemeni gerektirecek denli ciddi bulduğun ruhsal durumun ve yorgun olduğunu söylemen üzerine (veriler bu psikolojik durumunun/ruhsal yorgunluğunun sürdüğünü gösteriyor) ilişkilerimizin kapsamlı olarak tartışılmasını, kimi özel sorunlarını da göz önünde tutarak, gündeme getirmeyi ertelediğimi bildirdim. Sana zaman tanıdım. Ama aradan geçen yaklaşık bir yıllık süreyi iyi değerlendirmedin/değerlendiremedin. 12 Ağustos tarihli mektubun bardağı taşıran son damla oldu! Örgütsel ayrılık dışında başka yöntemlerle çözülemeyecek bir kriz durumu yaşıyoruz. Gelinen noktada seninle aynı örgüt içinde çalışamayacağımız iyice açığa çıktı. Terbiye kurallarını, artık katlanmayı olanaksız kılacak denli, çiğnedin. Haddini iyice bilmez biri oldun çıktın ya da gizlemeyi başardığın yüzünü açığa vurdun. Yoldaşça güven, karşılıklı saygı ve dayanışmaya dayanan bir örgütsel ilişki sürdürme olanağı kalmadı. İlişkileri daha fazla zorlamaya gerek duymuyorum.

Senin 19 Temmuz 2002 tarihli mektubuna aynı ay içinde verdiğim yanıtta, senin ideolojik ayrılıklar olarak nitelediğin aramızdaki ayrılıkların bazı riskler oluşturduğunu yazmana ilişkin olarak şöyle yazıyordum:
“Zamansız atılan bir adım zararlı sonuçlara yol açabilir. Ancak, risk almadan da ileri gidilemez. Ben gerekli olan riskler almaktan hiçbir zaman çekinmedim. Yeter ki, risk almaya değer bir amaç olsun. Ancak, sürekli olarak dikkat çekmeye çalıştığım gibi, hangi adımın ne zaman atılması gerektiği çok önemli. Ne zamansız adım atılsın, ne de ayak sürçülsün. Ne oportünistçe davranılsın ne de tutucu olunsun. Sağlam adımlar atmak için gösterilecek sabır ve devrimci olgunluğun verimli sonuçlar vermekte gecikmeyeceğine ilişkin iyimser olmak gerek.”
Evet, dört yıl önce PDK’yla birlikte çalışmaya başlama kararı vermekle bir risk aldım. O günkü veriler, özellikle kimi ilkesel sorunlardaki yakınlık derecemiz ve bana karşı takındığın son derece olumlu olan genel tutumun, bu riskin alınması gerektiğini gösteriyordu. Bugün gelinen noktada söylemeliyim ki PDK’yla örgütsel ilişki kurma adımını erken attım. Örgütsel ilişki kurmadan önce ortak işler yaparak birbirimizi daha iyi tanımalıydık. Ayrıca bana karşı takındığı tutum söz konusu olduğunda K.Erdem dört yıl önceki K.Erdem değil. Bunun neden böyle olduğu da ayrı bir konu.

Sosyalist demokrasi ve onun bir parçası olan sosyalist tartışma kültürüne aykırı düşen davranışları denetim altında tutma ve böylesi davranışların vereceği zararı en aza indirme görece geniş politik örgütlerde olanaklı olur. En azından birkaç kişinin önderlik görevlerini üstlendiği görece büyük bir örgütte, iki kişi arasındaki kriz durumu örgütsel ayrılığa yol açmayabilir, kontrol altında tutulabilir ve örgüte zarar vermesi önlenebilir. İçinde bulunduğumuz durumun böyle olmaktan çok uzak olduğu ortada. Örgütsel ilişkilerin koparılmasının benim için yerine getirilmesi gereken bir görev olduğu noktaya gelindi. Bu nedenledir ki, PDK’nın bugüne dek varlığını sürdürmesinde birinci derecede rol oynayan kişi olan seninle ve PDK ile olan örgütsel ilişkilerime, bu mektup aracılığıyla, son veriyorum.

Gerekli kimi pratik işlerin yerine getirilmesi dışında seninle şimdilik kişisel ilişki de sürdürmek istemiyorum. Site’ye ilişkin görevleri devretme/devralma, kimi şeyleri karşılıklı olarak alıp verme gibi işleri en kısa sürede yapalım.

Komünist-devrimci çalışmasında Proleter Devrimciler Koordinasyonu’na başarılar dilerim.

A.H.Yalaz
17 Ağustos 2006